top of page

Dervişlik, Melamet ve Tevhid Zevki

Yazarın fotoğrafı: Hasan Fehmi Kumanlıoğlu
Hasan Fehmi Kumanlıoğlu
2 gün önce
6 dakikada okunur

Dervişlik, Melamet ve Tevhid Zevki Üzerine

Anlatılan kadarıyla “derviş” kelimesi, kapı dibinde duran, kapı sövesi gibi bir anlamla ilişkilendiriliyor. Elbette kelimenin etimolojisini ayrıca incelemek gerekir. Bizim ulaşabildiğimiz bilgiler şimdilik bu yönde.

Peki, bunu neye dayanarak söylüyorlar?

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) tevazuunu anlatan rivayetlerde, kendisine başkalarının hükümdarlarına ve ileri gelenlerine gösterilen tazimle davranılmamasını istediği aktarılır. O, kendisini yüceltmek yerine mütevazı bir kul olarak tanımlamayı tercih etmiştir. “Ben Mekke’de kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum.” şeklindeki ifade de bu tevazu anlayışını anlatmak için kullanılır.

Buradaki esas mesele şudur:

Ben bu kadar mütevazı birisiyim.

İşte bizim büyüklerimiz de bu mütevazı hâli esas alarak çeşitli isimlendirmeler kullanmışlardır. “Derviş”, “fakir”, “üftade”, “türabî” gibi ifadeler bunlardandır. Divanlarda ve tasavvufî eserlerde bu kelimelere sıkça rastlarız.

“Üftade” düşmüş, düşkün; “türabî” ise toprakla, topraktan oluşla ilişkilendirilen bir tevazu ifadesidir. Yani bütün bu isimlendirmelerde ortak bir yön vardır: Kendini aşağıda görmek, toprağa yakın olmak ve nefsin büyüklük iddiasından uzaklaşmak.

Belki biz de bugün O’nun yolunda gidenleriz, izinde gidenleriz. İnşallah.

Dervişlik ve Aşk

Şimdi Efendi Hazretleri ne diyor?

Mesela Ahmet Efendi Hazretleri şöyle diyor:

“Derviş, gönlüne aşk düşene derler.”

Tamam, aşk düştü. Peki orada kaldın mı?

Hayır.

Arayıp şeyhini bulana derler.

Fakat orada da kalmıyor.

Diz çöküp elini öpene derler.

Diz çökmek, diz kırmak… Zeybeklerde bile vardır. Dizini kırar, elini yere değdirir. Bunun sembolik anlamı da insanın gücünü ve varlığını toprağa bağlaması, kendisini toprağın üzerinde ve toprağa muhtaç bilmesidir.

Onun için “Diz çöküp elini öpene derler.” diyor.

Eğer insan bunu anlamaktan uzak kalıyorsa, aşk olmayınca neylesin gafil?

Muhabbet kapısı açılmayınca.

Gafletten kurtulmanın yolu aşk-ı ilahîye ram olmaktır.

Peki bu aşk nereden gelecek?

İlahi lütuf Allah’tan gelecek.

İnsan kendisini zorlayarak, kendi gücüyle hidayeti meydana getiremez. Kur’an-ı Kerim’de de bu hakikat açıkça ifade edilir:

“İnneke lâ tehdî men ahbebte ve lâkinna’llâhe yehdî men yeşâ.”

Yani:

“Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin; fakat Allah dilediği kimseyi doğru yola eriştirir.” ( Kasas/28/56)

Hidayetin Allah’tan olduğunu burada görüyoruz.

Melamet yolu

Peki biz neden bugün buradayız?

Çünkü melamet mesleğine dâhil olduk.

Melamet bir anlayıştır. Bir zevktir, bir hâl ve idrak meselesidir. Bunu dışarıdakilere anlatmaya, anlatırken de idrak etmeye çalışıyoruz.

Biz şu ana kadar bu işi belki biraz geri planda tuttuk. Mecburen… Büyüklerimiz hep bunu anlattılar.

Bu, çok daha eski bir serüvendir. Hz. Âdem’le başlayan, peygamberler boyunca devam eden ve Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) Makam-ı Mahmud ile zirveye ulaşan bir anlayıştan söz ediyoruz.

Diğer peygamberlerde de mutlaka bu hakikatin izleri vardır. Çünkü koskoca Efendi Hazretleri ne dedi, İbrahimcim?

“Melamîdir enbiya dahi, nice evliya…”

Melamet, Hakk’ta yok olup Hakk’ta var olma zevkidir.

Bütün peygamberlerde bulunan bir hakikattir. Onlar bu hakikate sahip olmasalar, nübüvvet makamının gereğini yerine getirmeleri de mümkün olmazdı.

Nübüvvet bir makamdır, velayet bir makamdır.

Daha nice evliyalar vardır ki bu anlayışla tanınmış, bu yolda yürümüşlerdir. Allah onların himmetini eksik etmesin.

Biz de o evliyaların tozu toprağı olabilsek…

Amenna ve saddakna.

Melamet zevki ve makamlar

Eserlerde, Hz. Pir Efendimiz’in 1851 yılında Tikveş’te melamet kutbiyetine erdiği ve bundan sonra melamet zevkiyle ihvanını yetiştirdiği ifade edilir.

Melamet zevki, fenâfillâhtan geçmekle ilişkilendirilir. Büyüklerin eserlerinde de bunun çeşitli açıklamalarını görürüz.

Tevhid-i ef‘âl, tevhid-i sıfat, tevhid-i zat…

Ardından bekâbillâha ermek…

Cenâb-ı Hakk’ın senin verdiğini tekrar bol bol sana geri vermesi, insanın kendisine ait gördüğü şeylerden sıyrılması ve Hakk’ın lütfuyla yeniden varlık bulması…

Buna “telebbüs” denilir; yani bir libas giymek, bir hâle bürünmek.

Böylece insan beka makamlarına doğru ilerler. Makam-ı Cem, Makam-ı Hazretü’l-Cem ve Makam-ı Cemü’l-Cem gibi makamlar zikredilir.

Bunlar, Mürşid-i Kâmil tarafından Hz. Pir’in öğretisi içerisinde ders ve terbiye yoluyla aktarılır.

Tedris ve Üveysîlik

Kitaplarda anlatıldığı kadarıyla geçmişte bu tedris usulü her zaman bugünkü şekliyle uygulanmamış. Ancak büyükler verdikleri derslerle bu zevkleri talebelerine kazandırmaya çalışmışlar.

Bazıları ise daha farklı yollarla bu idrake ulaşmaya çalışmış.

İşrakîlik denilen anlayış mesela… “İşrâk”, doğmak, ortaya çıkmak manasındadır. Kalbe doğuş, bir hakikatin insanın içine doğması…

Bazı kimseler herhangi bir ders veya klasik anlamda bir tedris usulü olmadan, oturdukları yerde o zevke ve şuura ermeye çalışmışlar.

Olur mu?

Olur.

Üveysîlik diye bir yol da vardır. Herhangi bir şeyhe bağlı kalmadan, farklı bir usulle yetişmek…

Veysel Karânî Hazretleri buna örnek gösterilir.

Fakat bunlar bizi aşan şeylerdir.

Bizim gücümüz ancak bir öğretici tarafından, bir mürşid tarafından, bir üstad tarafından öğretilerek yolumuza devam etmeye yeter.

İnşallah.

Âmin.

Tevhid-i ef‘âl ve yaşamak

Biz ne yapıyoruz?

Dersimizi alıyoruz.

“Nedir dersin, efendim?”

Tevhid-i ef‘âl rabıtası…

Lâ fâile illallah.

Peki bunu yaşıyor musun?

“Eee… Yaşıyoruz efendim.”

Hz. Pir diyor ki:

Salikler çoğunlukla makamlarının, mertebelerinin ve rabıtalarının zevkinde olamadıkları için sorumlu olurlar.

Demek ki mesele yalnızca bilmek değil; o mertebeyi yaşamaktır.

İnsan hakikaten o mertebeye girmeli, onu yaşamalı.

Aynı demirin ateşe girmesi gibi…

Demir ateşe girdiği zaman kıpkırmızı olur.

Şimdi ona ne diyelim?

Demir mi diyelim, ateş mi diyelim?

Ateş diyeceğiz.

Çünkü ateşle hemhâl olmuştur.

Fakat soğuduğu zaman tekrar eski hâline gelir. Demek ki ateşe gerçekten girmiş ve onun hâlini yaşamıştır.

Bir zikir hâli

Bir gün Şemikler’de, Hacı Baba’nın dayısı, Avni Gülsoy’un amcası Yusuf Amca, Şemikler Camii’nin imam odasında zikre dalmış.

O zamanlar gece bekçileri varmış.

Bir ses geliyor. Nereden geliyor diye bakıyorlar. Caminin imam odasının kapısı kilitli.

Saat gecenin üçü.

Hacı Efendi’yi uyandırıyor bekçiler.

“Senin camiden ses geliyor, bir bak bakalım.”

Hacı Efendi aşağıya iniyor. Bir de bakıyor ki Yusuf Amca halıları üzerine almış, görünmüyor. Bir ton halı var üstünde. Alttan da sesler geliyor.

“Adam mı kesiyorlar, adam mı öldürüyorlar, ne oluyor burada?” diye bakıyorlar.

Meğer Yusuf Amca zikre dalmış.

Uzun bir uğraştan sonra kendine getiriyorlar.

Diyor ki Hacı Baba:

“Ya sen ne yapıyorsun öyle? Bütün Şemikler’i ayağa kaldırdın. Polisler, bekçiler, herkes geldi. Ne oluyor?”

Yusuf Amca da:

“Yaa sesim o kadar çok mu çıkıyordu? Ben bile kendi sesimi duyamadım.” diyor.

“Sesim o kadar mı çok çıkıyordu? Kapılar kapalı, gecenin o saatinde… Ben kendi sesimi duyamadım, siz nasıl duydunuz?” diye şaşırıyor.

İşte insan o aşka girdi mi artık, başka türlü bir hâl meydana geliyor.

Tevhid zevki ve zikrullah

İşte arkadaşlar, tevhid zevkine, muhabbetine girenlerin hâli budur.

Hasan Fehmi Hazretleri’nin de ifade ettiği gibi, aşk ile tevhidde görenler staj farklı bir hâle erişirler; akranları arasında ser-tâc olurlar.

“Bana ihsan etti ol Ganî Mevlâ.”

Çok şükür.

Peki biz şu anda ne yapıyoruz?

Biz bunun lafını ediyoruz.

Ama siz öğretmenlik yapıyorsunuz Hocam.

Malum, öğretmeden öğrenciden sorumluluk istenir mi?

İstenmez.

Önce öğreteceksin. Tedris edeceksin, ders vereceksin. Sonra sorumlu tutacaksın.

Onun için bize de öğrettiler:

“Her nefes zikrullah eyle.Kalp ile fikrullah eyle.”

“Zikrullah nefsin öldürür.”

Allah, Allah Allah…

Bunu zat-ı muhterem denemiş de söylüyor.

Arapların güzel bir sözü vardır:

“El-mücerreb lâ yücerreb.”

Yani, denenmiş olan tekrar denenmez.

Soba yakar mı?

Ateş yakar.

İnanmıyorsan git elini değdir.

“El-mücerreb…”

Tecrübe edilmiştir. Bir daha aynı şeyi denemeye gerek yoktur.

Hasılı, tahsil lazımdır.

Çünkü neticeyi daha önce almışsındır. Aynı şeyi tekrar tekrar deneyerek vaktini boşa harcamazsın.

Kur’an ve anahtar

Dostlar, büyüklerimizin bize bıraktığı mirasın her birinin, gücünü Kur’an’dan aldığını görüyoruz.

Kur’an ilahî hitaptır.

Bütün olayları anlatır.

İnsan hangi ilim dalından bakarsa baksın; ister topolojiden, ister morfolojiden, ister başka bilgilerden hareket etsin, Kur’an’ın içerisinde birçok hakikatin bir hazine gibi saklı olduğunu görür.

Fakat sen bunun anahtarını almamışsan, nasıl gireceksin o kapıdan içeri?

İşte burada Şerif Abi’nin söylediği söz geliyor akla.

“İşin kolayını kılmış bize,” diyor.

“Geldiğiniz zaman merdivenin altında, taşın altında anahtar var.”

Hâlâ öyle mi bilmem…

Ama mesele şu:

Yolu öğrendin mi?

Öğrendin.

Anahtarın nerede olduğunu bilmiyorsan bile, hangi taşı kaldıracağını öğrenirsin.

İçeride ihtiyacın olan şey varsa, onu bulursun.

O yüzden buralara gelişimiz, sık sık bir araya gelişimiz hep bundan.

İşte burası baş başa verdiğimiz yer.

İşte burası göz göze geldiğimiz yer.

İşte burası diz dize olduğumuz yer.

Buralara sık sık gelişim bundan.

Temiz hava, bol gıda…

İnşallah Rabbim yağmurunu da bereketiyle ihsan eder.

2026’nın dünyasında bu yolu nasıl sürdüreceğiz?

Sıkıntılarımız çok.

Peki 2026’nın modern dünyasında biz bu işi nasıl yapabiliriz?

Nasıl yürütebiliriz?

Hep beraber kafa kafaya vererek düşünmemiz ve çareler üretmemiz gerekiyor.

İnşallah.

Rabbimizin saltanatına boyun eğmişiz.

Eyvallah.

Fakat insanın “Allah dileseydi biz ona buna tapmazdık, yanlış yapmazdık.” demesi meseleyi açıklamaya yetmez.

Çünkü Allah peygamberler göndermiştir.

Onlar tebliğ etmişlerdir.

Gönderilen peygamberlere uymak gerekir.

Peygamber ve armut

Şerif Dayı, biliyorsun…

Adamın biri pazara çıkmış, armut satıyormuş. Bağırıyor:

“Allah armudu! Peygamber armudu!”

“Allah armudu! Peygamber armudu!”

Şimdi Allah armudu dururken “peygamber armudu”nun adı neden geçiyor?

Meğer bir tarafta ahlat varmış. Ağzı buruşturuyor.

Diğer taraftaki armut ise sulu, Ankara armudu gibi.

“Pat düşen armut” da diyorlar.

Ağzına değdirdiğin zaman su gibi akıp gidiyor.

“Peygamber armudu” ne demek?

Çünkü o aşılanmış.

Peygamber ona aşı yapmış, o ahlat ağacına…

Böyle anlatıyorlar.

Aşılanınca bereketlenmiş, meyvesi değişmiş.

İşte biz de inşallah aşı gören armutlardan oluruz.

Ama aşıyı ehil olan yapsın.

Ehl-i sünnet ve’l-cemaat üzere olan, farkı cem!i bilen işin ehli olan yapsın.

Yoksa, sakata gelmeyelim.

Allah hayırlısına ulaştırsın.

Bizim şüphemiz yok.

Yine dua edelim:

Rabbim yolumuzu açık etsin.Bizi doğru yoldan ayırmasın.Büyüklerimizin izinden, onların edebinden ve tevazuundan ayırmasın.Gönlümüze aşk, kalbimize zikrullah, hayatımıza tevhid zevkini ihsan etsin.

Allah sizden razı olsun.

İyi ki geldiniz, iyi ki var oldunuz sevgili kardeşlerim Ali Ünlü, Mehmet Özbek, İbrahim Şentürk ve Seyfettin Nur Fidan candostlarım…

Şerif Yoldaş dayı da bizi Türkelli’deki bu erik bahçesine kabul etti ve ağırladı, sağ olsun.

Allah kendisinden razı olsun.                                    11.09.2026


 
 
bottom of page