Zikir Meclisleri 4
- Hasan Fehmi Kumanlıoğlu
- 15 Haz
- 18 dakikada okunur
ZİKİR MECLİSLERİ 4
03.03.2026 / 13 Ramazan 1447 Salı
“ Gelin, toplanın bir halka yapalım”
Merhum kayınpeder Süleyman Aydın Efendinin akıllardan çıkmayacak mana dolu sözlerinden biri. 1955 yılında ailece Ustrumca’dan göç edip İzmir Karşıyaka’ya yerleştiler. 3 erkek 2 kız, beş evlada sahipler. Büyük oğlu Dr. Kemal ile büyük kızı Fitnet ora doğumlular. Küçük kızı Fikret, diğer iki oğlu Dr. Ahmet ve Dr. Bekir Karşıyaka’da doğdular. Yanlarında babası Bekir ve annesi Sefade hanımı Atman Karşıyak Serinkuyu semtinde yakınları olan Cemal ağanın evine yerleştiler.
Biz, baba dedem Hacı Kâmil efendinin 1955’teki vefatını müteakip Menemen’den, orada yapılan yeni evi satarak Karşıyaka’da Dedebaşı mahallesindeki eniştemin tarlasında yaptığımız mütevazı evimize göçtük. Aynı yıllarda göçle gelen kayınvalidemin ağabeyleri evimizin karşısına aynı sokakta evlerini yaptılar. Sokak numarası olarak 6102 ‘yi verdi Belediye. 1956 daki yaptığımız bu evin yanına 3 kardeşe 3 katlı evi yaptık. Takriben 50 sene oturduk. Sonra kentsel dönüşüme kurban gitti.
1970 yılında Şadan annemiz Dr. Kemal Aydın beyle, ben de 1972 yılında kızkardeşi Fikret Aydın hanımla evlendik. Mutlu bir hayatımız var Rabbimin lutfuyla.
Süleyman Aydın baba ve hanımı Atman anne, zevkli, teslimiyetli ve aşklı ihvanıydı Efendi Babamızın. Çocuklar bir araya geldiğimizde evlerinde, normal konuşmalardan sonra hemen “hadin bakalım oturun bir halka kuralım” der ve bizi muhteşem zikir meclisine davet ederdi. Ne güzel bir araya gelir, toplanır ev efradı ayın ondördü misali halka olur başlardık Allah demeye. Ufak çocuklar bambaşka bir hal ile hallenir, hançereleri yırtılırcasına zikrullah yaparlardı. Yanakları al al olur, gözleri parıldardı. Tabii bu hale getirmek için biz büyükler, ısınmada sobaya odun atar gibi ilahi nağmeleri ardı ardına sıralardık. Süleyman baba “Ey Dilara bağ-ı lutfun verdi neşe canıma “ ilahisini kendine has ses ve nağme tonuyla pek güzel okurdu. Bizler de “ Aşkıma aşk kat”ı başta olmak üzere diğer zikre uygun ilahileri dillendirirdik.
“Halka-i zikri kurmuş aşıklar – Ben de sahnında cevlana geldim” ve de “ Derler imiş halka-i zikre girip dönmez niçün / Ben dönerim lik gözden mahfi devranım benim” diye haykıran Niyazi Sultan bizim bu hususta da rehberimiz olmuştur. Zikirde halka olmak, feyiz ve bereketi arttırır. İhvan birbirinden aldığı enerjiyle yaptığı faaliyete daha bir gönülden sarılır. Yanındaki dervişin yüksek motivasyonundan etkilenerek coşar da coşar. Meclis zevk ve safaya bürünür. “Cevlan” a gelmenin yani coşup gezmenin, dolaşmanın ilk işaret fişeğidir zikir halkaları. Duraganlıktan harekete geçmenin ana kaynağı.
Bu yüzden zikir meclisleri Rabbimizin övdüğü yerlerdir. Peygamberimiz Hz. Muhammed(sas) efendimizin zevkle kurduğu ve teşvik ettiği meclislerdir.
En’am Suresi 6/52. ayette Cenabı Hak buyuruyor; “ Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam ona yalvaranları kovma” . Rabbe yalvarmak O’nun yüce adını çokça anmakla olur. Bir başka ayette “ Ey iman edenler, Allah’ı çok zikrediniz” (Ahzab,33/41) buyurulmaktadır. Bundan aldığımız ders, Allah’ın celâl/yüce ismi Allah diyerek O’na kulluğumuzu göstermektir. ”Bu konuda yüce kitabımızda pek çok ayet vardır. “(Fezkürunî ezkürküm= Artık Siz beni zikrediniz ki, ben de Sizi zikredeyim” (Bakara,2/152) ayetinde çoğul ifadesi olan “Siz” zamiri toplu zikre işaret eder.
“Ud’u ila sebili rabbike bi’l-hikmeti ve’l-mev’izeti’l-haseneti= Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et” ( Nahl,16/125 ) ayetinden anladığımız; “ Rabbimizin yolu ona marifet kesbetme yoludur ki oraya hikmetler hazinesi zikrullahla girilir. Zikrullaha da güzel ifade ile çağrılır. O da tatlı bir dille “ Gelin bir halka yapalım” çağrısıdır, diye düşünülebilir.
Ve “ Canan gerekse vuslat dilersen / Çal tatlı nefse seyf-i celali” diyen aşıklardan biri olan Sıdkî ef. bu hususta en anlaşılır ifadeyle zikrullaha çağırır. Seyf-i celal, keskin kılıçtır ki nefs-i emmarenin geçici dünyevî arzularını mahvu perişan eder.
Efendi Babamız Ahmet Kumanlıoğu Hz.leri “ Aşkıma aşk kat Derdime dert kat- Zikredem kat kat Dermanım sen ol” haykırışında zikri kat kat/ devamlı yapmayı istemektedir. Çünkü zikirde dermanı bulacaktır.
Ebu Hureyre (ra) dan rivayette Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu; “ Allah Teala’nın yollarda dolaşıp zikredenleri tesbit eden melekleri vardır. Bunlar Cenab-ı Hakk’ı zikreden bir topluluğa rastladıkları zaman, birbirlerine “Gelin aradıklarınız burada” diyerek seslenirler ve o zikredenleri dünya semasına varıncaya kadar kanatlarıyla çevirip kuşatırlar”
Cemaatle kılınan namaz yalnız başına kılınan namazdan 27 derece daha faziletlidir. Buna göre toplu halde, halka halinde yapılan zikrin de üstünlüğü açıkça belirlenmiştir. Çünkü namaz, zikirdir.
05.03.2026
“ İnsan-ı kamil olmağa lazım olan irfan imiş”( Niyazi Mısrî Hz.) ifadesinin özü, marifet-i ilahiyeye erişmektir. Çünkü insanların ve cinlerin yaratılmasındaki gaye Rabbe ibadettir, ibadet de marifet-i ilahiyyedir. Marifet diğer ifadeyle irfan, Rabbimizi yürekten tanıma, bilme demektir. İşte Hak yolunun yolcuları bu sırra vakıf olmuşlar ve bunun için zikir halkaları oluşturmuşlardır. Çünkü onların tek dayanağı ve kaynağı vardır. O da Fahr-i kainat olan Hz. Rasulullah Muhammed Mustafa (sas) efendimizdir. Yüce Rasulden bu hakikatı tevarüs eden vereseleri, evliyaullah, kümmelin mürşid-i kamiller o ulu kaynaktan aldıkları ilm-i ledünnü bizlere aktarmişlardır ve el’an bu hizmet devam etmektedir. Nasibi olan aşıklar bu tatlı pınardan, bu lezzetli gözeden doya doya içmektedirler. Afiyet olsun…
06.03.2026
Halka-i dervişan, halka-i tevhid ve halka-i iradet gibi çeşitli adlarla karşımıza çıkan halka kavramı/ gerçeği, sohbette, zikirde ve vaazda net olarak görülür. Namazda istenilen ise, saf tutmaktır.
Halka olma Peygamber Efendimizden sonra bütün sıcaklığıyla devam etmiştir. İlk devirlerde ilim ve zikir halkaları ayrı değildi. Daha sonraları, Şiblî’nin Medine’de zikir halkası kurduğu görülmektedir.
Hacıların Kâ’be’nin etrafında halka/daire şeklinde tavaf ettiği hem de yedi defa gerçeği göz önüne alınınca, halkanın dinimizde ayrı bir yer teşkil ettiği görülür. Halka / daire olmaktlaki sır; kendisinde baş ve son olma durumu görülmediğidir. Halkada olanlar birdir, rütbe farklılığı yoktur.
Havuzdaki suya bir taş atıldığında taşın etrafında halkalar oluşur. Bu oluşumun mutlaka makul bir açıklaması vardır. İlk halkanın arkasından ikinci üçüncü dalgalar/ halkalar birbirini izler. Bundan çıkaracağımız ince manalar ve dersler vardır mutlaka. Ehline müracaat oluna.
Hurşit Amcamız; Hurşit Aysan (1928-2012 / İzmir)
Hayatımda renkli bir yer işgal eden ağabeylerimizden biri idi. Ailesinin Makedonya-Sekirnek köyünden geldiğini söylerdi. Karşıyaka Örnekköy’de Karadut Mahallesinde mütevazı evlerinde doğup büyüdü, yaşadı. Babası Hamdi amca, annesi Atike teyzeyi de tanıdık. Onlar anadilleri Türkçe olan bir aileydi, kayınpederlerim gibi. Oraya ait Balkan şivesiyle konuşurlardı. Halaoğlu Balcı Vahit namındaki ağabey idi. Merkebine bal tenekelerini yükler ve Karşıyaka’nın içinde bal satardı. Kibardı, sesi de güzel ve gürdü. Benim 1963’te evde başladığım Teravih Namazlarında müezzinliğimi yapardı. Hurşit amcanın da güzel sesi vardı. Ahmet Efendi Babamın çokça okunan “Duydum beni medhetmişler / Medhe layık sensin şeyhim” ile başlayan ilahisini çok güzel okurdu. Şah beyitinin tekrarında “ Seninledir Hurşit Şeyhim”” deyişi halâ kulaklarımda çınlamaktadır.
Muhacirler ailesi başta olmak üzere kendisine oraların şivesiyle “Ruşit” diye hitap ederler. Anlatıyor; İlkokula başladım. Karşıyaka- Dedebaşı’nda Kazım Dirik İlkokulu sene 1935. İlk gün ilk ders. Öğretmenimiz sınıfa girdi, ayağa kalktık. Oturun dedi. Hoşgeldiniz ile başlayıp kısa bir konuşma yaptı, arkadan talebelerin isimlerini okumaya başladı. Sıra bana gelince adımı “Hurşit” diye söyledi. Önce şaşırdım, sonra sevindim, nedenini bilemediğim tatlı bir sevinç. Bir de manasının “güneş” olduğunu açıklayınca neşem bir kat daha arttı. Çocukluk işte. Ruşit’ten Hurşit’liğe yükseliş.” .
Ben birinci sınıfı Menemen- Tevfik Fikret İlkokulu’nda okudum. Karşıyaka’ya göçünce ikinci ve üçüncü sınıfları Dedebaşı’ndaki bu Kazım Dirik İlkokulu’nda tamamladım. Eşim Fikret hanım da bu okuldan mezun.
İlkokulun bahçesindeki devasa çam ağaçlarını kendilerinin diktiklerini söylerdi Hurşit Amcamız. 1980- 1985 yılları arası sonradan Karşıyaka İmam-Hatip Lisesi olarak hizmet veren bu okulumuzun o ağaçları arasına ağ kurup voleybol oynardık öğretmen ve öğrencilerimizle. Müdürümüz rahmetli Baba lakaplı Osman Zinnuri Taşatan seyirci olarak gelir ve “Arkadaşlar, benim yazdığım gibi oynayın” diye takılır, latifeler yapardı. Okulumuzdan memleketimizin muhtelif yerlerinde ve çeşitli branşlarda görevde olan kaliteli öğrenci kardeşlerimizi mezun ettik. Onlardan biri olan Prof.Dr. Muammer Erbaş hocamız şu anda İzmir 9 Eylül İlahiyat Fakültesi Dekanı olarak görevde.
Dönelim tekrar Hurşit amcamıza;
“Efendim derdi ki”, diye başlardı söze. Çok veciz olan Efendi Babamın şu sözünü tekrarlardı. “ Seni senden başkası kurtaramaz”1961 yılında Yamanlar Dağı zikrinden dönerken “Efendi be, burada bu ihvanlarla birlikte bir köy kuralım” der ve hemen Efendimizin “ Olmaz olmaz, içimizden çıkar” sert ifadesiyle karşılaşır ve mahcup bir tavırla susar. Bu olaya merhum Aşık Hüseyin Meraklı amcamız da şahittir.
**Karşıyaka’da Mehmet Beyin dükkanında çalışır, kamyonuyla yük taşırdı. Birgün Dedebaşı semtinde Efendi Baba ile karşılaşır, bisikletten hemen iner ve eline sarılır. Efendimiz onun omzunu sağ eliyle siler ve “Mehmet Bey’in tozlarını silkeliyorum” der . Meğer uzun zamandır sohbetlere gelmediğini ima etmiş Efendimiz. O da mahcup olur ve ondan sonra Cumartesi gecesi sohbetlerini aksatmaz.
** Hurşit Amca ile Vahit Amca dayı-hala çocuklarıdır. Balcı Vahit amca ile de teyzemin beyi Mehmedali Yeşiler eniştem, Serinkuyu semtinde arkadaştırlar. Biz onun tarlasına şimdi kentsel dönüşüme kurban verdiğimiz mütevazı evimizi kurmuştuk 1956 yılında. Eniştem Melamet’e biat eder. Kendisi halim selim ve cömert biriydi. Arkadaşı Vahit Amca ile camiden de tanışırdı. O’nu Tevhid’e davet eder ve biat gerçekleşir. Vahit Ağabeyimiz de boş durmaz ve canı gibi sevdiği kuzeni Hurşit ağabeyi huzur hazinesi Melamet kervanına katmak ister. Ama Hurşit ağabey o günler evlenme telaşındadır ve “Ağabey, ben şimdi evlenme arefesindeyim, iki sevda bir arada olmaz, daha sonra gelirim”der ve izdivaçtan sonra biat eder. Bu mübareklere ağabey de derdik, amca da.
Efendi Babamız şu siyaseti güderdi. Alnı secdeli, abdestli, ahlakı temiz mert arkadaşlarınızı bize getirin, ehl-i tevhid olsunlar derdi. İlk zamanlar Arıcı Kemal, Kumcu Mustafa, Dondurmacı Mehmet ağabeyleri katılanlar arasında görüyoruz. İşte bu idealle hareket edildi, biz büyürken dostlarımızın sayısı da günbegün arttı. H.Ömer Lütfi Ef. ne demişti; “ Günbegün bak ehl-i zühdün rağmına / Lütfi Hakk’a hamdola çoğaldılar ihvanımız”. Kader çizgisinden gidiyoruz.
** Hurşit amca, 5 ton taşıyan eski kamyonuyla Soma’dan kömür çekerek geçimini sağladığı zamanlarda yaşadığı şu ibretamiz olayı arasıra anlatırdı. Soma’da kömür almak için sıramızı beklerken kahvehane gibi bir yerde otururduk. Arkadaşlar sağolsun, çok rahattılar, ağızlarına geleni söylerlerdi. Bir keresinde bizim masada oturan bir şoför arkadaş, karşı masadaki arkadaşına sözde latife yollu ağza alınmayacak küfürler savurmaya başladı, oradakiler tabiatleri icabı gülüşmeye başladı. Küfreden yanımdaki arkadaş oturuken beni fark etti ve mahcup bir yüz ve ifadeyle yüzüme bakarak;” Kusura bakma Hurşit ağbi be, özür dilerim, seni görmemişim, fark edememişim, ne olur beni affet. Senin yanında bu olmadı, çok ayıp ettik” diyerek özür diledi. Ben ise hayret ettim. Yahu adam sövdüğü kişiden değil benden utanıp özür diliyor. Demek ki dini ve melameti yaşamak çok farklı, çok değerli ve çok muhterem kılıyor insanı.
** Acı ama kanayan ibretlik bir hatıra. Soma’dan 5 ton kapasiteli 1952 model Ford kamyonla kömür çekiyoruz. Masraf kurtarmadığından daha fazla tonaj sarıyoruz. Bir keresinde Menemen’e yaklaşırken trafik kontrolünü fark ettim ve yolun kenarına çektim kamyonu. Onun bakımını yapar süsü verdim polisler gidinceye kadar. Neyse biraz sonra ayrıldılar Aliağa yönüne doğru. Yanımdan bana bakarak geçtiler. Ben de biraz sonra direksiyona geçtim ve yürümeye başladım. A a bir de ne göreyim yan aynadan.Dönmüşler geldiler yolumu kestiler durdurdular. Ehliyet ruhsat ve taşıma belgesi kontrol. Tabii tonaj fazla. Ceza o zamanki parayla 30 tl. uzattım bir yirmilik bir de onluk. Dediler ; “Sen uyanıksın hee. Biz seni görmedik mi sanıyorsun, niçin durduğunu ve ne yapmak istediğini bilmiyor muyuz sanıyorsun”..Ben de kendilerine durumu izah ettim Ancak bu tonajla kazanabiliyoruz diye, siz de biliyorsunuz dedim. Memur bey on lirayı aldı ve bana “ Hakkını helal et bununla bir çorba içelim” dedi ve gittiler. Şimdi ben yapayım, ne kadar dürüst olayım dedim kendi kendime. Bu bir seferlik olsa tamam anlayacağım, ama ben bu işi yapmak zorundayım, başka bir iş yapamam..Yok “cezamı kesin” desem, kazanç gidiyor. Ve ben onlarla bu yolda her zaman karşı karşıyayım. Kaldım vicdan ile cüzdan arasında. Halâ bu yara kanıyor mu bilemem. Allah affetsin bizleri. Vicdani eğitim şart ve dünyevi hazlardan kurtulmak elzem. Bir de en önemlisi Allah korkusu ve ahirette hesap verme inancı.
** “Getirin o günleri yakalım bu günleri” vecizesini bunu mübarek ağabeyden duymuştum. “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer” sözünün açıklaması olarak kabul ederiz. Her zaman nedense eskiye bir özlem olur. Eskiden yaşananlar daha bir itibara tabidir, antika eşyalar gibi. Ağız dolusu tatlılıkla yad edilir. Bir de “Eskiye rağbet olsaydı Bitpazarına nur yağardı” demiş atalarımız. Demek ki hayat izafiyattan/ görecelikten ibaret. Veya işin içine girip hakikatini anladıktan sonra karar vermek gerekir. Her neyse biz, yaşadığımız zamanın kıymetini bilenlerden olalım.
** 08.03.2026 Pazar
Hurşit amcamızın babası Hamdi dede Yamanlar Dağına ormana giderdi. Makedonya’dan gelen bir muhacir amcamız da onun peşinden izinde. Hurşit amca anlatıyor: Gelen misafir Türkçe bilmiyor, babam da Makedonca. Her üç dört adımda misafir muhacir, babama bildiği tek cümle “ Nasıl bre Avdi” diye seslenir, babam da ona “Şükür” diye cevap verir. Bu hareket saatlerce devam eder. “Nasıl bre Avdi”, “ Şükür”. “Nasıl bre Avdi”, “Şükür”..Babam geniş yürekli biri olduğundan hiç sıkılmaz ve darılmaz. Bu olay gelen kişinin biraz Türkçe öğrenmesine kadar sürmüştür. Ben de babamda sabır ve tahammül denilen bu ve bunlara benzer güzide hasletleri gördüm ve yaşamaya çalıştım. Burada, misafirin Hamdi yerine Avdi dediğini görüyoruz. Babam da ona itiraz etmez ve aralarındaki bu kısa diyalog yukarıda belirttiğimiz gibi sürer giderdi. Hurşit amcamız kısa boylu, güler yüzlü, tatlı sözlü Turgut Özal’a benzer tonton biriydi. Bir gün Serinkuyu’da köprünün dibindeki bizim merhum Mehmet Dağ ‘ın işlettiği çay ocağından çıkıp aniden yolun karşısına geçerken bir motorsıkletlinin çarpmasıyla yaralandı, bir müddet yattı ve sonunda Hakk’ın rahmetine kavuştu. Bayraklı- Doğançay Kabristanına 13.03.2012 günü sırlarken başta Hacı Babamız ve ihvanımız hazır bulunduk ve ruhuna bol Fatihalar yolladık.
*** “ Hocam, sen n’apıyon, ne diyon Allah aşkına, duyarlarsa beni dağa kaldırırlar”
Hacı Ömer Lütfi Hz.leri “ Melamiyiz hoş meşrebiz hoş meşrebiz Hak mezhebiz” diyor Divanı’nda bir ilahisinde. Bizler de bu minval üzere hayatımızı sürdürme çabasındayız. Ben de 10 yaşından beri ellerinde ve yanlarında büyüdüğüm bu ağabeylerle çok içli dışlıydık. Okuduk, sonra hocaları olduk. Önce Karşıyaka Havva Özişbakan Lisesi daha sonraları Karşıyaka İmam-Hatip Lisesi ve İzmir İlahiyat Fakültesi hocalığı. Onun için bana bu mübarek ağabey “Hocam” diye hitap eder ve son derece sevgi içinde saygılı davranırdı.
1972 yılında Konya Müftü Yardımcılığım ve öncesi 1963’te evimizde başlayan ve o hızla devam eden imamlığım var. Malumunuzdur, Hz.Pir Muhammed Nurü’l-Arabî hz.lerinin halk arasında belirgin ünvanlarından biri de “Arab Hoca”, “Noktacı Hoca” veya “Seyyid Hoca” idi. Hocalık çok değerli bir ünvandır. Eskiden Hâce veya Havâce denirdi.
Günlerden bir gün şaka ve latife yollu kendisine takıldım. “ Hurşit ağbi be sen ne kadar varlıklı birisin, araban var, evin var, emekli maaşın var, kazancı bol işin var, var da var maşallah” dedim. Hemen bana dönüp “Sen ne diyon hocam yaa, aman ha aman başkaları duymasın bu söylediklerini, sahi sanırlar da, kötü adamlar beni soymak için dağa kaldırır, ayaklarımın altını oyarlar, ayak tabanımı soyarlar, aman aman ha bu işin şakası olmaz” dedi. Hep beraber gülüştük. Atalarımız ne demiş: “ Latife latif gerek”. Yani yapacağımız latifeler latif/kibar ve sımsıcak olsun. Laf olsun diye ulu orta konuşmalardan sakınalım. Malâyani, lüzumsuz sözler bize yakışmaz.
*** 09.03.2026 Pazartesi
“Eyvah eyvah Hocam”
1982 yılı olsa gerek. Oğullarımız Ali Rahmi 7, Salih Rifat 5 yaşlarında. 35 PL 280 plakalı Pejo marka motorsıkletimle Hurşit Amcayı arkaya bindirip Şemikler’e Hacı Baba’yı ziyarete gittik. Kamyonunu sokağın başındaki boş araziye bırakmıştı. Bir müddet sonra dödük. Sokağımız 6102’ye döner dönmez bir de ne görelim. Kamyonun yan sol kapağı açık. İşte o zaman Hurşit Amca acılı bir sesle ” Eyvah eyvah hocam “ diye haykırdı. Kapağın açık olması bir felaketin habercisi idi. Öyle de olmuş. Bir tehlike atlatılmış, o da bizim çocukların başına gelmiş. Ali kamyonun kasasına çıkmış, kardeşi Salih küçük olduğundan çıkamamış, ama ille de çıkmak istiyor. Ali de kapağın kilitlerin açmış, kapak bnüyük bir gürültüyle aşağı düşmüş ve Salih’in şimdi bile belli olan kafasındaki yarayı açmış. Acilen Karşıyaka Devlet Hastanesine götürmüş Süleyman Dede. Dikiş atmışlar, fakat kaba bir dikiş. İzi hala duruyor. Yerinde duramamanın ve yaramazlığın sonu. “Hepimize Geçmiş Olsun, Yüce Allah tekrarından ve beterinden korusun” dedik ve diyoruz. Bu bize ders olsun. Büyük bir felaketi Mevla’mızın yardımıyla çok ucuz atlattık.
Hurşit Amcanın beti benzi soldu ama neticenin hayırla bitmesinden dolayı da rahat bir nefes aldı.. Çünkü kamyonun kasasının ağırlığı ve düşme anındaki şiddeti, maazallah altında kalanı parçalar. Allaha şükür verilmiş sadakamız varmış ve Cenabı Hak evladımıza kaderinde hayat ve ömür bahşetmiş. Rabbim cümlemizi her türlü tehlikeden korusun. Amin.
***10.03.2026 Salı 20 Ramazan 1447
“ Bu çocuğa uyup geliyorsun”
1977 yılı olsa gerek. Ben Havva Özişbakan Lisesi Din Dersi öğretmeniyim. Ders bitimi Dedebaşı Anayolu kenarında Hurşit Amca kamyonuyla iş bekliyor. Şoför mahallinde oturuyor, yanına varıyorum selamlıyarak. Bakıyorum çiğdem/ ayçiçeği çekirdeği yiyor.(İzmir’deki adı çiğdem). ( Konya’da “çitlek çitleyorlar diyorlar). Bana da bir avuç veriyor. Ben beş dakikada bitiriyorum. O ise çiğdemi ağzına atıyor. Ağzında beş dakika dolaştırıyor. Kalın kabuğunu çıkardıktan sonra üzerindeki zarı çıkarmak için bir beş on dakika daha geçiriyor. Bütün bunlardan sonra çiğdemi yavaş yavaş tüketiyor. “ Ne yapıyorsun ağbi sen böyle” deyince bana “ Hocam ben bunu vakit geçirmek için yiyorum, yoksa senin gibi yesem bana günde üç kilo yetmez” diyordu. Kısa bir sohbetten sonra ben eve ayrılırken bu sefer bana “Hocam ben de geleyim, Efendimizi özledim onu da göreyim” deyince beraber duraktan 7-8 dakika yürüyüşle evimizin sokağına(6102 sokak) giriyoruz. 13 numaralı evimize yaklaşırken birden Efendi Babamızı, evin 2. katındaki balkonundan bizi seyrettiğini görüyoruz. Daha yanına varır varmaz Hurşit Amca’ya dönüp “ Yahu sen koca adamsın, bu çocuğa uyup neden işini bırakıp geliyorsun?” demez mi… Tabii biz bir şey diyemiyoruz, desek bile faydası yok.. Sohbet muhabbetten sonra o işine dönüyor. Yaz günleri olduğu için vakit bol, akşam geç oluyor
Daha sonra bir gün tekrar bize beraber geldiğimizde mübarek Hurşit Amca “ Efendi be, biz oradan ayrılınca bir müşteri gelmiş” deyiveriyor. “Deme be adam” ama doğru sözlü ya diyecek. O anda Efendi Baba “Ben sana demedim mi, bak işte müşteriyi kaçırdın. Uyma bu çocuğa bir daha bu saatte gelme. Kal işinin başında.” Efendimiz işe, çalışmaya alın teri ile kazanç sağlamaya çok önem verirdi. Hurşit Amca ne kadar “Efendi, ben seni ziyarete geliyorum” dese de, faydası olmuyordu. Ben de sözüm ona, koca öğretmenim ama, babasının yanında çocuk sayılıyorum. Ne diyelim, babalar daima haklıdır.
İşte günler böyle tatlı tatlı gelip geçti. Sonra anayol bölündü, çift geliş gidişli oldu. Ne durak kaldı, ne kamyonlar. Şimdi o durağın yerinde Dedebaşı üst geçidi var. Hayat değişiyor be dostlar…
*** “ Şu Şemikler yolundan bir hat alalım”
1960 lı yıllar olsa gerek. Nüfus gittikçe artıyor.Göçmenler dışarıdan içeriden şehirlere ve özellikle İzmir’e akın akın geliyor, yeni iş sahaları açılıyor. Serinkuyu’dan Şemikler’e giden yol kum olmaktan çıkmış, taş döşeme olmuş. Çok sonra da asfalt ve beton.Etraftaki güzelim verimli bahçeler birer birer parsellenip evler yapılıyor üzerine kaçak göçek.
İşte bu sıralarda Şemikler’den Karşıyaka’ya yolcu taşımaları başlamıştı. Küçük yedi kişilik “kaptıkaçtı” adı verilen vasıtalar devrede. Efendi babamız istikbali görüyor ve buranın yerlisi olan Hurşit Amca’ya “Hurşit, bak buranın geleceği parlıyor. Gel biz de bir minibüs türü vasıta alalım, yolcu taşımacılığına başlayalım” dedi ve bu işe ön ayak olmak istedi. O zaman Hurşit Amca’da ortak şahane bir Mersedes kamyon vardı, onunla kum ve yük taşımacılığı, bunun yanında kasaya koyduğu oturaklarla geziler yapıyordu. Bir manada işi güzeldi, ihtiyacı yoktu Şemikler-Karşıyaka arası çalışan minibüse.
Yıllar geçti. Hatlar kuruldu. Her bir hat dünya para. Hele şimdi yanına yaklaşılmıyor. Ama iş işten geçmişti. Sonunda Hurşit amca “Efendi, sen haklıymışsın, o zaman biz bu günleri göremedik, keşke senin sözünü dinleseydik, durumumuz çok daha iyi olacak, kazancımız yedi sülalemize yetecekmiş” ” diye uzun zaman hayıflandı/üzüldü.
İleriyi görebilmek, apayrı bir hüner canlar. “Kaçan balık büyük olurmuş” der atalar. Nasipten de öteye geçilmiyor ya. Takdir tecelli ediyor. Ama bir de söz dinlemiş olsak da diyoruz arasıra içimizden. Nihayet kuluz. Rabbim bizi bağışlasın bu günlerde Mübarek Ramazan hatırına inşallah.Duamız budur.
*** 12.03.2026 /Perşembe/ 22 Ramazan 1447
“ Aman Hocam, bu bizim arabaya hiç gelmez”
1975 yılında Dr. Kemal Aydın eniştemiz Adana Çukurova Ünv. Tıp Fakültesi’nde Dahiliye asistanı. O günlerde Mersin Arpaçsakarlar köyünden Hacı Hüseyin amcayla tanıştı. Bu köy ve civarı malum narenciye üretimi ile meşhur. Nasip oldu, biz de o verimli yerleri görmüştük bir Ramazan günü. Daha sonraki bir yılda Hacı amca bize bir çuval limon gönderdi otobüsle. İzmir garajından almak için Hurşit amcaya rica ettik. Halkapınar’da şimdi eski garaj olan yere tren yolunu geçerek varılıyordu. Tam garaja yaklaştık. Tantanlar/bariyerler kapanmaya başlıyordu ki ben “ Bastır bastır” dedim. Hurşit amca gaza bastı ama birkaç hattan oluşan tren yolundan geçerken yaşlı kamyonumuzun takır tukur sesler çıkardığını duyduk. İşte o zaman Hurşit amcamızın aklı çıktı. Kamyon, tren raylarının üstünde bozulur kalabilirdi. Neyse ki sağ salim çıktık o tehlikeli bölgeden. Ama kaptanımız o zaman “ Aman Hocam, ne yaptık, bu, bizim kamyona hiç gelmez” dedi. Neden, çünki kamyonumuz 1952 model Ford’du, çalışmaktan çok yorulmuştu. Her an bir tarafına bir şey olabilirdi. Kaptanımız ona gözü gibi bakıyordu. Zira o, ekmek teknesiydi. Allaha şükür gönderilen hediye limon çuvalını aldık ve evimize döndük. Gönderen Hacı amcaya teşekkür ettik ve bir daha böyle zahmete girmemesini rica ettik. Ne yıllardı be. Getirin o günleri yakalım bu günleri, diyoruz şimdi..
*** 19.03.2026 Perşembe / 29 Ramazan 1447 Arefe Günü
“ Ismarlama Hocam ısmarlama” Hurşit amcamızdan sıkça duyduğum tekerlemelerden biriydi bu söz. Beklenmedik bir anda ortaya çıkan olayda söylenir her zaman. Yolda arabayla gidiyoruz mesela. Durum karışık, trafik sıkışık, o ortamdan bir an önce çıkmak kurtulmak istiyorsun, ama nerde.!! Bir bakıyorsun, önünden arkandan bir vasıta gelmiş seni sıkıştırıyor. Veya buna benzer beklenmedik bir olay. İşte o zaman bu vecize dile getiriliyor amcamız tarafından, hem de mütebessim bir çehre ile. “Ismarlama hocam ısmarlama”. Durumdan vazife çıkarmak gibi bir şey. Sanki o durumu sen istemişsin veya ısmarlamışsın ya da sipariş etmişsin de o olay tahakkuk ediyor. Bu anda ne yapmak gerekiyor, bilemiyorsun bu vecizeyi söylüyorsun. Ama dervişler ne diyorlar bu durumda biliyor musunuz ? Fenafillah mertebelerinin ilki Tevhid-iEf’al’in rabıtası; “ La faile illallah / Yapan da çatan da Allah’tır”. “la havle vela kuvvete illa billah/ Kuvvet ve kudret sahibi ancak Allah’tır”. Sıkıldığımız da söylediğimiz bu rahatlatıcı ifadeyi, hiç aklımızdan çıkarmamalıyız canlar. Darlıkta bollukta her an dile getirmeliyiz.
İşte Hurşit amca bu güzellikleri yaşatıyor bizlere. Ruhu şad olsun. Arefe günümüz mübarek olsun. Ramazan Bayramımıza sağlık ve afiyele kavuşalım inşallah.
27.03.2026 Cuma
“ Kaç sevaptan girme günaha”
Hurşit Aysan amcadan duyduğum bu sözü hatırladım ve kaleme alıyorum. Mecelle maddelerinden biri de “ Def’-i mefsedet/mazarrat, celb-i menfaattan/menafiden evladır” der. Yani önce kötülüğü sav, sonra iyiliği düşün, yerine getir.
“ Taife-i Melami / Terkederler ağyari / Zikrederler Allah’ı / Kendine gel hey kendine”
**28.03.2026 Cumartesi/ 9 Şevval 1447
Nuri Ef. bu dörtlükte, önce terki; def-i mazarratı, sonra da zikri; celb-i menfaatı işaret ediyor. Yemeğe başlamadan önce elleri yıkamak, sonra da helal yiyecekleri Besmele çekerek yemek esastır.
Vecizeye somut örnek Şekerci Mehmet Özbek kardeşten geldi. Anlatıyor: Birgün İzmir’de belediye otobüsüne binmekte zorlanan yaşlı bir bayana yardım etmek istedim. Kolundan tuttuğumda bana: “Aman dokunma, benim her tarafım pilatin kaplı demesin mi”… Meğer kadıncağız ameliyatlı imiş. Ben ona binişinde yardımcı olacaktım, yani sevap işleyecektim, ama belki de az daha sakatlığa sebep olacak günaha girecekmişim. İşte bundan anlaşılıyor ki, bilip bilmediğin yerde dikkatli olmak gerekir.
Bir diğer örneği de; ben çocukken yakın akrabalarımdan biri bana iyilik olsun diye bahçesine götürdü. Olgunlaşmakta olan salatalıklardan yedirdi. On gün sonra bahçesine gittiğinde ne görsün, bahçenin yerinde yeller esiyor. Beni takip etmiş ve görmüş ki suçlu benim. O günler içinde, öğrendiğim bahçenin tüm salatalıklarını yemişim veya toplamışım. Büyük bir hışımla dedeme gelip beni şikayet ediyor. Dedeciğim gün görmüş adam, dönüp kadıncağıza; Be hatun, bu çocuk senin bahçeni nereden biliyor, tuttun kolundan götürdün gösterdin yerini, şimdi de şikayet ediyorsun.. Bak kızım, çocukla olur olmaz kişiye yol gösterme. Bahçenden bir salatalık koparıp getirip verseydin de, bahçenin yolunu göstermeseydin, daha iyi olmaz mıydı? . İşlte böyle, bazen “acırsan acınacak hale düşersin” demiş atalarımız. Netice; kaç sevaptan girme günaha.
“İyilik et kele, yaysın seni ele” derken atalar, yukarıdaki söze de işaret ederler sanki. Malum, yaşarken birbirimize ihtiyaç duyarız. Birine yardımcı olduğumuzda, ihtiyacı olan bir kişi gelip ona, derdini nasıl hallettiğini sorar, o da saklayamaz “seni” gösterir. Böylece sen halk deyimiyle “Marko Paşa” olur, herkesin derdine derman olma pozisyonuna düşer, adın ve ünvanın yayılır gider. Sonunda daralırsın. Ne yapalım, hayat işte böyle bir şey. Kaç sevaptan girme günaha.
Alimlerimiz der ki; farz vacip olan emirleri yerine getireceksin. Bundan kaçmak olmaz. Ama nafilelerde durum böyle değil. Daha çok bu husus nafile ibadet ederken işlenir. O esnada birinin yardımına koşmak gerekirken, dur ben şu nafileyi yerine getireyim sonra bakarım, demek olmaz. Burada sevap kazanma arzusundayken öbür tarafın acil ihtiyacına koşmamak günaha girmekle eş tutulmuştur. Önce ihtiyaç giderilecek, sonra nafileye devam edilecek.
“Kaş yaparken göz çıkarmak” deyimi de buna benzer. Göz en kıymetli organımız, onu her tehlikeden korumak gerekir. İşte burada gözü koruyan kaşları düzeltirken de çok dikkatli olmak lazım. Allah korusun kaşları güzelleştirirken gözden olmak da var. Onun için gözü korumayı öncelikli düşünmek birinci vazifemiz olacaktır. Bırakın kaşlar öyle kalsın.
Çölde deveyle giden adamın hikayesi. Yolun üstünde duran birine acımış çölde. Almış devesinin arkasına. Bir müddet sonra yolcu kılıklı eşkıya çekmiş hançerini, indirmiş devenin sahibini ve deveyi çalıp kaçarken zavallı adam eşkıyaya ; “Bana bak hain adam, sakın bunu şehirde anlatma, yoksa hiç kimse bundan sonra yolda kalanı almaz” demiş. Al işte; “kaç sevaptan girme günaha”nın başka bir yüzü daha.
Melamet açısından şöyle zevketsek ne olur !!
Tevhide biat etmeden önce kendimize nisbet ettiğimiz fiiller, sıfatlar ve vucut var. “Ben yaparım, ben bilirim, benim kim olduğumu biliyor musun”da ifadelerini bulan nisbet varlıklar. Mürşid-i kamile varıp biat ettik. Bunlardan kurtulacağımıza söz verdik, ama kolay mı öyle ağyarı terk etmek!! İşte bu fani varlıkları terk etmek sevap, yani kaç bu sevaptan, kurtul nisbet varlıklardan, günaha girme/ masivaya kapılma.
29.03.2026 Pazar
Hasan Fehmi Tezdoğan hz.leri ilahisinin bir yerinde “ İhtiyarın terkeyle / İşleme günah sevap” buyuruyor. Burası da ilm-i tevhidin yaşanacak makamlarından biri. İhtiyar, irade demek. Türkçesi, istemek, talep etmek ve seçmek manalarına gelir. Sıfat-ı sübutiyyeden biri olan irade; Hakka nisbet edildiğinde irade-i külliye, kula nisbet edildiğinde ise irade-i cüz’iye diye adlandırılır. Bunun sebebi, kulun mesuliyetinin/sorumluluğunun olmasıdır. Hesaba çekilen kulda irade-i cüz’iye vardır.
Gelelim ilm-i ledün dersine: Fenafillahta olan salik “La mevsufe illallah” rabıtasına bağlanıp kendinde var olduğunu vehmettiği sıfatları Hakk’a nisbet eder, verir, bağlar. Bunların içinde irade sıfatı da vardır. Peki, yaptıklarından sorumlu olmaz mı? Kendinde ise olur, mertebesinin zevkinde ise olmaz. İrade-i cüz’iyesini, irade-i külliyeye verir ve ondan Hak irade eder. Sultanın huzurunda duranda kendine ait irade bulunur mu, dedi Hz.Pir efendimiz. Sultan “gel” der geliriz, “git” der gideriz. Kendi kafamıza göre hareket edemeyiz. İşte fenafillah salikleri daimi huzurda oldukları için onların kendine ait fiilleri, sıfatları ve vücutları yoktur. Ne varsa Hakk’ındır. Bunlar, ihtiyarlarını/iradelerini Hakk’a verdiklerinden sevap-günah yükünden kurtulmuşlardır. Bu, çok ince bir noktadır. Mürşid-i kamil gözetiminde eğitim görmeli ve yaşanmalıdır. Bizler “ Ehl-i sünnet ve’l-cemaat” yani “Fark ve Cem” zevkinde olduğumuzdan edeb-i Muhammedî çerçevesinde hareket eder, yasaklanan fiilleri işlemekten kaçınırız. Hz. İbrahim (as) ne dedi?. “ Ben hastalandığımda bana O (cc) şifa verir” (Şuara,26/80) dedi. Demedi” o beni hastalattığında”. Hastalığı nefsine, şifayı Hakk’a izafe etti. Bu da İbrahimî terbiyedir.
Hz. Pir Efendimiz “salik her zaman bu zevkte olmadığından ve günlük işlerde çoğunlukla aklına bağlı kaldığından sorumlu tutulur” hükmünü vermiştir. Yani, irade-i cüz’iyyeden irade-i külliyeye geçmek ve bağlanmak, mangal gibi yüreğe sahip olmakla olur. Yaşadığımız zaman diliminde böyle serdengeçtiler vardır elbette. Onları ancak Sultan bilir.
Merhum üstadım hocam H.Ahmet Soyyiğit Ef.miz de bu hususta şöyle haykırmıştır:
“Cüz’î irademizden / Soyunduk ta ezelden – Hak’tır irade eden / La ilahe illallah”.
Bizim ezelimiz, mürşid-i kamile biat edip zikrullah ve akabinde ilm-i Ledün derslerini aldığımız anda başlar. Diz dize oturur, gözümüzü kapar, yedullahi fevka eydihim(Fetih,48/10’dan) sırrınca elleri ellerimizin üstünde esrar-ı ilahiye kulağımıza üflenir ve ezelimiz böylece başlar dostlar.
**** 30.03.2026 Pazartesi
“ Nerde trak orda bırak” Hurşit amcadan sıkça duyduğumuz bir söz, atalar sözü olsa gerek. Tecrübe çok büyük bir ilim dalıdır. Milletimiz bu yönde meşhurdur. Avrupalılar “ Türklerin elinden çekiçle kerpeteni alsak onlara çok mal satarız” demişlerdir. Bu da tecrübenin ne denli yüce bir vasıf olduğunu ortaya koyar. Yine ustalarımızdan biri, tamir ettiği bir araç için yüklü miktarda ücret istediğinde araç sahibi kendisine; “ Usta ne yaptın ki, alt tarafı bir çekiç vurdun, bu kadar ücret çok fazla değil mi” dediğinde usta ona şu veciz cevabı verir. “ Çekiç sallamak şu kadar para, ama nereye sallayacağını bilmektir marifet, ben onun karşılığı ücret istedim” .
Dolayısıyle bu söz, bilmenin değeri yanında, lüzumsuz ısrarın da yararlı olmayacağına işaret eder. Nerde trak demek, nerede araba bozuldu yürümüyorsa veya makine çalışmıyorsa onu orada bırak, ustasını bekle. Bilmediğin şeyi fazla kurcalama, başına daha büyük meşgale/iş açarsın. Atalar başka bir sözde “Ölüyü fazla ellersen, abdesti bozulur” demişler bu manada.
İşte hayat tecrübesi büyük olan Hurşit amcamız, bize bu yerde de güzel bir ders veriyor. Ruhu şad olsun.
Bir ayet-i kerimede Cenab-ı Hak “ Bilmediğin şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül bunların hepsi ondan sorumludur” ( İsra,17/36 ) buyurmaktadır. Bilmediğimiz şey “trak” sesinden sonrasına müdahale etmektir. Eğer edersek daha büyük zarara katlanmak zorunda kalırız, Allah korusun.
Bu meyanda olumsuz manada buna benzer sözler de vardır. Mesela “Nerde beleş orda yerleş” ve “Nerde aslan ona yaslan” gibi. Bunlar da aziz milletimizin zekâ inceliğini veya zekâ kıvraklığını göstermesi açısından dikkate değer olsa gerektir diye düşünüyorum. İşin içinde iğneleme de söz konusu olabilir.
**** 4.4.2026 Cumartesi / 16 Şevval 1447
“ Ben söyleyim, ko Allah şaşırtsın”
Hurşit amcadan güzel sözlerden biri de budur. Bir yere davet etmek gerekir birisini, ama belki de gelmesi istenmez. Doğrudan yüzüne söylenmez “gelme” demek. Onun için yarım ağız davet edilir. Arkadan da “ben davet ettim ama, inşallah gelmez” manasına söylenir bu söz. Malumdur ki, “ko” demek “bırak” demektir. Bırak ta Allah onu şaşırtsın da gelmesin.
Burada hem kibarlık var; davet ediliyor, hem de gelmesini istememek var, ko Allah şaşırtsın deniyor. Allah şaşırtsın ifadesi ; Allah o davet edilen kişinin aklına başka bir şey koysun da bizim davetimizden vazgeçsin, gelmesin manasınadır.
Allah şaşırtsın ifadesi şu ayetten alınmış olsa gerek; “Edallehullah” (Casiye, 45/23’ten) = Allah onu şaşırtmış, demektir. “Şaşırtmak, şaşırmayı kabul edene uygulanır” diyor Ehl-i Sünnet vel’-cemaat alimleri. Yoksa Allah gafurdur, rahimdir, hidayet edicidir.
“ Cümle işler(Hep fiiller) Halık’ındır, kul elinden işlenir
Emr-i Barî (Hakk’ın emri) olmayınca sanma bir çöp deprenir” dizesinde öne çıkan hakikat, fiillerin işlenişi kul elinden olur, ama hüküm/emir Allah’ındır.
Melamet ehli, bu girift gibi görünen meseleleri ilm-i ledünnü tahsil yoluyla çözmüştür. Edeb-i Muhammedîyi gözeterek, yağdan kıl çekercesine halletmiştir. Fenafillah mertebelerinde Fail, Mevsuf ve Mevcud Allah’ı şuhud etmişler, “ölmeden evvel ölme” bahtiyarlığına ermişlerdir. Bekabillah makamlarında ise Fenafillahta soyundukları nisbet fiil, nisbet sıfat ve nisbet vücutlarının yerine Hakk’ın vücud, sıfat ve fiillerini giyinmişlerdir(telebbüs). Bütün bunlar bir mürşid-i kâmilin gözetiminde gerçekleştirilmiştir. Yoksa, yapılan hiçbir işlem geçerli değildir.
İşte yukarıdaki beyitten anlaşılan budur, bu olmalıdır canlar. Vesselam…