Zikir Meclisleri 1
- Hasan Fehmi Kumanlıoğlu

- 15 Haz
- 14 dakikada okunur
MÜBAREK RAMAZAN’A GİRERKEN
Zikir Meclisleri… Gördüklerim, Duyduklarım….. 13.2.2026 Cuma
Zikir Allah’ın emridir . “ Ey iman edenler, Allah’ı çok zikrediniz” ( Ahzab, 33/41).
Çok zikretmek her nefes Allah Allah Allah demektir. Hz.Peygamber, Cebrail as.dan bu tarz zikri diz dize oturarak, Cebrail as.ın elleri, Peygamberimizin elleri üzerinde gözleri kapalı telkin almıştır. Haririzade Muhammed Kemaleddin Efendi Hazretleri eserinde bunu böyle belirtir.
Biz de mürşidlerimizden böyle gördük ve uyguluyoruz.Şimdi kendimi bileliden beri gördüklerimi yazıyorum.
Sene 1961 olsa gerek. 1960 İhtilali yeni olmuş: Askeri idare görevde. Ahmet Kumanlıoğu Ef. babamız da Melametin yayılması görevinde. Makedonya’dan Hz.Pir Muhammed Nurü’l-Arab’inin ilm-i Tevhid nurunu, Melamet neşvesini yaydığı Diyar-ı Fatihan’dan gelen derviş kardeşlerimiz ve buradaki canlar bir olup bir Pazar günü Karşıyaka Yamanlar Dağına Karagöl’ün yanındaki alana vardık. Düzlük araziye yerleştik: Yaklaşık 40 kişi. Direksiyonda merhum Hurşit Aysan amcamız vardı. O zamanın kalite kamyonu Magirus’un arkasında oturaklar. Tabii O günler hizmet böyleydi. Can dervişler, çıkınlarıyla birlikte yerlerini aldı halka şeklinde. Evden getirilen yumurta, domates, biber, peynir vs. paylaştırıldı Efendimiz tarafından. Çünkü kardeşliğin gereği buydu. Hava nefis, ortam şahane. Çimler yemyeşil. Sohbet, namaz ve arkadan cehrî zikir. Aman Allahım,o aşıkların o dervişlerin halini bir görseniz, kendinden geçen mi ararsın, meyilli araziden aşağıya yuvarlanan mı…. Müthiş manzara. Zikrin tadını alanlar demek böyle oluyormuş. Hadiste Hz. Rasul buyuruyor: “Zikrullahi kesiran hatta yekulû mecnun= Size mecnun deseler de Allah’ı çok zikrediniz”.(Konya’da Mevlana Türbesinin girişinde var)
Bunu o gün gözlerimizle müşahede ettik merhum Kayıkçı Muhittin Durgut amcayla.
Ertesi gün ormancılar birbirine yüksek sesle; “ Yahu dün neler oldu bir bilseniz, Ormancı Ahmet ağb. müritlerini toplamış görmeyin çınlattılar Yamanlar dağını Allah Allah diyerek.” Yaşanılan o harikulade olayı haykırdılar. Çok şükür bu günü yaşadığımıza.
Akşamüstü büyük bir gönül rahatlığı ile evlere döndük.
En büyük ders; korkusuzca Allah demek. Hem de toplu halde, hem de cehrî/ bağırarak.
*** Duyduklarıma gelince;
Annem merhume Asiye Kumanlıoğlu hanımanne (1929 Menemen- 2016 Karşıyaka) anlatmıştı:
“ Evliliğimizin hemen akabinde 1944 yılı, Hasan Fehmi Ef.miz İzmir’den teşrif ettiler. Hep birlikte şimdi Aliağa’ya bağlanan Helvacıköy’e gittik. Orada çok şevkli aşklı Ümmücük Mehmet amcamızın evinde toplandık. Evi biraz yukarıdaydı. Tabii köylüler bizi görünce hemen mevzilerine geçip, gözetlemeye başladılar. Köy lisanıyla; “Gene geldi bu hünkürücüler” diyorlar ve her biri bir köşeye sinip bizim yüksek sesle Allah ve Hu deyişimizi bekliyorlar.
Efendimiz sohbet ediyor, ihvan ise zikre geçmek için sabırsızlanıyor. Biz zikirsiz yapabilir miyiz hiç. O bizim canımız, ruhumuz, her şeyimiz. “Zikirsiz fikirsiz olur mu derviş –Dervişi ezelden çün Allah sevmiş” diye haykırıyor Efendi babamız Ahmet Kumanlıoğlu. Hz.
Derken bir tecelli oluyor beklenmeyen. Foça tarafından bir bulut peyda oluyor yaz günü. Geliyor Helvacıköy’ün üzerine. Kararıyor ve arkadan müthiş bir yağmur. Gözetleyenler hepsi dağılıyor, evlerine kaçıyorlar/gidiyorlar. Dervişler derin bir nefes alıyor ve başlıyorlar zikr-i ilahiye. Doya doya zikrediyorlar. Arkadan ilahiler. Bir de ne görelim… Hasan Fehmi Efendimizde alışık olmadığımız bir hal.O mübarek de iyi bildiğimiz meşhur ilahiyi söylemeye başlamasın mı !.. Naci Sultan’dan:
“ Zikr-i Hakk’a başlandı İsm-i celal hızlandı / Arş-ı alâ sallandı Allah Allah dedikçe”
Efendimiz ilahiyi okurken kendinden geçiyor ve başlıyor saatin sarkacı gibi sallanmaya. Sedirde oturuyor. Bize göre bizim arşımızda sultanımız. Manzarayı böyle seyrediyor ve zevkediyoruz.
İkramlardan, namaz ve duadan sonra açılan gökyüzündeki tertemiz havayı müteakip ruhumuz dolu olarak evlerimize dağılıyoruz.” Güzel anamın anlattığı bu hatırayı büyük bir keyifle ibret alalım diye paylaşıyorum.
Cesaret, sonucu Allah’ın lutfuyla keramet de dahil pek güzel bitiyor.
Gözü kara, kara gözlü olanlara binlerce selam. Durmak yok, aşka ve zikre devam . Hu Hu Hu…
***
1962 yılıydı. Göçmenler geliyordu o günkü Yugoslavya’dan . Gelen ailelerden biri de Üsküp’ten İlahici Süleyman Efendi namlı bir zat-ı muhterem idi. Biz buradakiler çok seviniyorduk. Çünkü Melamet’in 3. Devre Piri Pirimiz Seyyid Muhammed Nurü’l-Arabi’nin ömrünü verdiği nurun yayıldığı beldelerden teşrif ediyorlardı. Evet, doğrusunu söylemek gerekirse, bir yandan içimiz kan ağlıyordu, Müslüman-Türk’ün şanla şerefle hükmettiği, hizmet ettiği diyarlar elden gidiyordu. Ama bir yandan da Kader ağını örüyor, hükmünü icra ediyordu. Oradaki sevgilileri, şehitler ve aşıklar diyarı Anadolumuza kavuşturuyordu. Şimdi sizlere bu konuyla ilgili şu unutulmaz hatırayı sunuyorum.
Bir keresinde Efendi Babamız Ahmet Kumanlıoğlu Hz. çok değer verdiği efendisi Hasan Fehmi Tezdoğan Hz.lerine; “Efendi be, Allah beni sana kavuştursun diye koskoca Rumeli’yi bizden alıp düşmanlara verdi” dediğinde Efendi hz.leri kendisine yarı hüzünlü bir halde şöyle cevap vermişti.: “Deme be çocuk deme, böyle söyleme. Kolay mı yeri yurdu değiştirmek be evladım ….”
Bir tarafta ilm-i Tevhid hazinesini sunan Zat-ı Muhtereme kavuşmanın doyumsuz lezzeti, diğer taraftan yerinden yurdundan olmanın verdiği acı gerçek.. Hem de 500 yıl kardeşçe yaşanılan coğrafyadan kopmak. Ama şeytan durmuyor.Sonu acı ve felaketle biten hayatlar…
İşte İlahici Süleyman Vardar Ef. de de bu hüzünlü gerçeği görüyoruz. Dönelim anlatmak istediğimize. Çiğli’de eskilerin Domuz Ormanı denilen boş araziye derme çatma bir ev kuruluyor. Kalabalık nüfus bir arada. Balkanlardan getirdikleri kalplerindeki melamet pınarı burada gürül gürül akmaya başlıyor. Daha önce göç eden efendiler bu tatlı pınarın suyunu içiriyorlardı. Hasan Fehmi Ef, 1930 lu yıllarda Menemen’de bu ikramı sunuyordu. Dedem Hacı Kamil 1930, babam Ahmet Ef. 1943 yılında Melamet mesleğinde idiler. Bu aşkla yanan babacığım 1956’da Karşıyaka’ya bir de okuma sevdasıyla evimizi taşıdı. Eniştem Hacı Mehmedali Yeşiler’in tarlasında basitçe inşa ettiğimiz evden, Tevhid nuru fışkırmaya başladı. 1959 yılında Hacı Babamız H. Sabri Soyyiğit hocaefendi geldiler. 1960 ‘ta beni 277 numarayla İzmir İmam-Hatip Okulu’na yazdırdılar. Aşk ateşi de harladı. İşte bu zaman diliminde melamet erleri içlerindeki sevdayı dışa vurmak ihtiyacındalar. Önce Yamanlar Dağında bu tecelliyi görüyoruz. Akabinde Çiğli’de Süleyman Ef. nin evinde. İhvanlar oturmuşlar çerge denilen kilimin üzerinde sohbeti can kulağıyle dinliyorlar. Arkadan ilahiler ve zikir. Coşan mı ararsın, kendinden geçen mi. İstanbullu Albay Tarık Dizdar beyi de halkanın içinde görüyoruz. Dervişleri sakinleştirmek hayli zor oldu. Namazdan sonra dışarı çıktık, çimlerin üzerinde ayak zikri. Yanımızdan geçen trendekiler bizi seyrediyorlar ve ne güzel hora oynuyorlar diye içlerinden söyleniyorlardır mutlaka. Olsun, biz coştuk bir kere. Doya doya Allah diyoruz, kimseye zararımız yok ki.
İşte canlar, dostlar bu binanın temeli burada böyle atıldı ve sağlam zemin üzerine kuruldu. Elhamdülillah. Bize düşen, bu bayrağı daha da ilerilere taşımak. Niyetimizden ve uygulamadan hiç sapmadık ve şaşmadık. Eserlerimiz ortada. Durmak yok, yola, hizmete devam.
16.02.2026 Pazartesi
Karşıyaka – Ev
*** 1975 yılıydı. Karşıyaka-İzmir 6102 Sokak 13 nolu evimizin ikinci katında salonda mutad toplantımızdayız. Efendi Babamız sohbette. Çok güzide misafirlerimiz var Eski Yugoslavya’dan, Prizren şehrinden. Hacı Abdülhamid Ef.ile Hacı Emin Ef. Muhteremler hem aşık hem de musikişinas.
Efendi Babam Ahmet Ef. biraz sohbetten sonra onlara sevgi ve hasret dolu çoğu göçmen ihvana konuşma lütfetmelerini rica etti. Mübarekler başladılar ilahilere. Arka arkaya dolu dizgin gidiyorlar. Fakat dervişlerin içi içine sığmıyor. Zikrullaha geçecekler, bir türlü geçemiyorlar. Zira okunan ilahilerin ritmi tutmuyor. İşte bu anda Efendi Babam Hacı Emin Ef.ye dönüp; “ Emin ef. ihvan yanıyor, zikre girecek ama okuduğunuz ilahilerle ritmi tutturamıyorlar. Siz bizim zikrimize uygun makamda ilahiler yapar mısınız? “ diye ricada bulunuyor. “Tamam be Ahmet Ef” diyor muhterem. Hemen başlıyor oranın şivesiyle okumaya “ Derviş-i kemalız –Uryan olmişız / Melamet yolunda – Kurban olmişız Senlıkten benlıkten – Çoktan geçmişız / Neyleriz imarı – Viran olmişız”
Allah Allah, ihvan bir başlıyor cehrî zikre. Gökten sağanak halde yağan yağmur gibi. Bir taraftan şimşek gibi çakıyor, bir taraftan gök gürültüsü gibi gürlüyorlar. Sallanan mı ararsın, yerinde zıplayan mı !! Tabandan tavana yükselen bir ses cümbüşü. İhvan coşuyor, ilahihanlar coşuyor. Arka arkaya zikre uygun, zakirleri coşturan kendinden alıp lâhutî aleme yükselten Rabbanî nağmeler. Aman Allahım, ne müthiş bir tecelli. Hiç bitmesin istiyoruz. Ne kadar sürdü, saat dakika tutmadık. Ama her birimiz bol yağan yağmurdan sonra toprağın suya kanması gibi, içimiz zikir dışımız ilahilerle doldu taştı. Çok şükür Elhamdülillah.
Efendi Babamız “Huuu” deyip sükunete erdirdi bizleri. Namaz ve duadan sonra H.Emin Ef. yine kendi şivesiyle şu cümleleri kurdu; “ Açan gidecim Prizren’e, te bu yadigar kalsın sizlere dinlersiniz”.
Hatıranın üzerinden yarım asır geçti. Hala içimizde taptaze. Mübareklerin ruhları şadolsun.
Ne yazık ki o zaman banta alınan bu gelişmeleri şimdi bulamıyoruz. Ender Doğan üstadımız bir iki ilaveyle ilahinin arkasını tamamlayıp söylüyor. Ben de üstadın sesinden okunan bu nağmeleri cep telefonuma uyarıcı yaptım. Keyifle dinliyorum. 17.02.2026 Salı
Ayrıca, Makedonya’dan derviş Emrah Ali, bu ilahiyi bulmuş, bize gönderdi. Bazı yerleri değişik. Olsun, içeriği aynı. Melamet ve aşk.
Osmanlı coğrafyasında birlikte yaşıyorduk. Şimdi gönül coğrafyamızda mana zevklerini yaşıyoruz ve inşallah bu böyle devam edecek.
Derviş(i) Cemali(z) üryan olmuşuz Melamet yolunda feda olmuşuz
Senlikten benlikten çoktan geçmişiz Tevhid(i) vücudu biz zevk etmişiz
Hal ile kalmışız(kalimiz) özdür sözümüz Derya-yı kemalde yeksan olmuşuz
Mürşid aynasında Hakkı görmüşüz Neyleriz a’marı(imarı) viran olmuşuz
Meyhane-i aşkta var çerağımız Mahbubun elinden biz dem içmişiz
İlmel yakinde biz ilmi ledünüz Neyleriz kitab(ı) Kur’an sözümüz
Ehl (i) ile naehle yoktur farkımız SIDKİ (aşkta) müdam dümdüz görürüz
Not: İlahi içindeki düzeltmeler ve ilaveler tarafımdan yapılmıştır. Hoş görünüz canlar…(HFK)
*** 19.02 2026 Perşembe
Merhabalar.. Yıllar önce Efendi Babam anlatırdı.
1930 Kubilay Olayı bilhassa, Menemen’i çok sarsmıştı. Zor günlerdi o günler. Manevi gıdalarla beslenen Hak aşıkları bu ihtiyaçlarını gözlerden ırak yerlerde alıyorlardı.
1940’lı yıllardan birinde Hasan Fehmi Tezdoğan Ef. Hz.leri İzmir’den teşrif etmişti. Bir yaz gecesi bizim bağımızda oturulacak, orada sohbet muhabbet ve zikir yapılacaktı. Hatta Melamet mesleğindeki ilm–i ledün dersleri omcaların altında değiştiriliyordu.
Toplanma yeri bağımıza teker teker sessizce geliniyor, orada sohbet ,namaz ve zikir meclisi kuruluyordu. Anayol yakın olduğu için yola yakın yere gözcü konuluyor ve gece dolaşan kır bekçileri gözetleniyordu. Aramızdaki özel haberleşme sistemi içinde hareket ediliyor ve hadise çıkmadan icra-i faaliyette bulunuluyordu. Büyük Efendimiz ilm-i hakikat sohbetini aşkile yapıyor, zikrimizi icra ediyor böylece gönüllerimiz ferahlıyordu. Bu zor şartlar altında bile biz çıkış yolu buluyor ve netice alıyorduk. Atalarımız ne demiş; “Dağ ne kadar yüce olursa olsun, yol onun üzerinden aşar.”
Bizim kimseden çekindiğimiz yok. Çünki biz ıslah-ı nefs yapan erleriz. Koca Niyazi ne buyurur; “Adavet kılma kimseyle sana nefsin yeter düşman / Ki senden ayrılmaz asla ömür ahir olunca ta”
İşte bu görüşü benimseyen büyüklerimiz, bütün güçlerini ayet ve hadislerden alıyor bizleri yetiştiriyorlar. Zikr-i ilahiyi talimle başlayan bu yetiştirme metodu, fenafillah ve ardından bekabillah mertebe ve makamlarını telkin almakla tamamlanıyor. Yalnız bu mücahede doğumdan ölüme kadar uzanan bir sürede gerçekleşiyor.
İşte biz de derslerimizi her halükarda bu vazifeyi icra eden mürşid-i kamillerimizin öğretim ve eğitiminde tamamlıyoruz. Gerek dergahlarda, gerek evlerde gerekse zor şartlar altında bağda kütüklerin altında. Durmak yok, aşk ile hizmete devam.
Görev büyük bir cesaret ile yapılıyor, dualardan sonra, geldiğimiz gibi teker teker sessizce evlerimize dağılıyoruz. Allah kabul etsin. İşte o günlerden bu günkü refah günlerine kavuşuyoruz. Elhamdülillah
Yakın tarihten; 21.02.2026 Cumartesi Ev.
1973 yılı ilkbaharı. Başarılı olamadığım Erzurum İlahiyat Fakültesi asistanlık imtihanından sonra Kars-Sarıkamış’a gittik merhum aziz dostumuz Hasan Kalkancı hocam ile. Çünkü orada Konyalı Mehmet Aktaş hocam müftü idi. Kendisi bizi bir hafta boyu ağırladı.
Peygamber Efendimizin doğum günü münasebetiyle Sarıkamış Merkez Camiinde yatsı namazını müteakip bir konuşma yapmamı istedi Müftü kardeşimiz. Bendeniz o zaman Konya’da stajyer Müftü Yardımcısı idim.
Oldukça serin bir Nisan gecesi cami doluydu. Güzel bir Doğum Günü vaazını yatsı namazını müteakip yaptım. Mihrabın önünde yerimi aldım, yanımda müftü efendi de vardı.
Vakit geçti, hava soğuk. Bir kardeşimiz minbere dayanmış , ikide bir ayak değiştiriyor.Bitirelim toplantıyı dağılalım düşüncesiyle Fatiha dedim yüksek sesle. O mübarek zat hemen ayağa fırladı ve başladı döne döne zikrullaha .
Akabinde yangın yürekler de hemen zikre katıldı. Aman Allahım, ne müthiş atmosfer.! Cami cemaatinin büyük bir kısmı Ahmed Er-Rufai hz.nin dervişi imiş. Yukarıdan mahfilden inenlerle büyük bir topluluk oluştu önümüzde. Kısa bir süre sonra zikir ateşi harlandı. Dervişlerin kafaları saniyeler içinde bir sağa bir sola gidiyor. Neredeyse kopacak. Kesintisiz Allah diyorlar. Bir de ne göreyim, yol arkadaşım Hasan Hoca en önde zikir coşkusunda başı çekiyor. Bizim öğrendiğimiz tarzda. Her nefeste üç kere Allah Allah Allah temposunda. Sesi o kadar gür çıkıyor ki, zakirlerin neredeyse bütünü bizim tarzımıza döndü. Hepsi Melametin geniş şemsiyesi altına girmiş bulundu. Zaten melamet neşesi bütün tarikatların vardıkları veya varacakları münteha/son nokta değil mi? O da neydi, “La mevcude illallah= Allah’tan başka gerçek mevcud yoktur” zevkine ulaşmaktı. Bütün mürşid-i kamillerin varmak ve vardırmak istediği zirve anlayış. Bunun için mangal yürekli, sağlam akıllı olmak gerekir. Teslimiyet-i tammeyi unutmayalım.
Gelelim zikir coşkusuna. Zikrin kabardığı zakirlerin avazlarının semaya yükseldiği anda Müftü kardeş, cami dışında gelişmeleri incelemeye çıktı. Yahu, biz Peygamberimizin doğum gününde O’nun Hicret esnasında yatağında Hz.Ali (kv) efendimize talim ettiği cehrî zikri yapıyoruz. Bunda çekinilecek bir durum yok diyorum hocaefendiye. Ortalık sakin, asayiş berkemal.
Camiin içerisi kaynıyor. Bir derviş ayağa fırlıyor. Başlıyor döne döne Allah demeye. Diğer biri şınav çeker vaziyette. Birkaç kardeşimiz onu sakinleştirmeye çalışıyor. Ne mümkün…
“Bak diyorum müftü kardeşe. Cenabı Hak Ülü’l-elbab / Gönül erlerinin ayakta, oturuken ve yanları üzerinde Allah diye zikrettiklerini müjdeliyor ayet-i kerimesinde.(Âl-i İmran,3/191) .Biz şu anda bu gerçeği gözlerimizin önünde müşahede ediyor, seyrediyoruz Elhamdü lillah. Uzun bir süre zikrullahı yaşadık. Vakit bayağı ilerledi. Vücutlar yoruldu. Artık istirahata çekilelim diye ben bizim usul, sükunete erdirmek için Hu, Hu,Hu demeye başladım. Allah Allah bir de ne görelim. Millet ateşe benzin dökmüş gibi daha yüksek sesle zıkrullaha sarılıyor. Arkamda oturan cami imamına döndüm nasıl susturacağız diye. Hocam, Kelime-i Şehadet getireceğiz dedi. Hemen Eşhedü en la ilahe illallah çekmeye başladık ve sükunete erdirdik aşk, zikir ve vecd topluluğunu.
Unutulmaz anılarla dolu bir gece ve zaman yaşadık. Düşünün bir kere, aradan tam tamına 53 sene geçmiş, taptaze zihinlerimizde.
Bu güzellikleri yaşadığımız günden takriben dört ay sonra tayinimi, ziyaret ettiğimiz Sarıkamış’a Müftü Mehmet Aktaş hocamın yanına istedim Vaiz olarak. Yanındaki ilçe Selim’e verdiler. Orası da olmadı ya. Bu sefer de Edirne Enez’e tayin ettiler. Ama altı ay sonra askere gideceğimden Enez’de de göreve başlayamadım ve Diyanet’ten istifa ettşm. Bu gelişmelerin derin hatırası ve macerası var. Yeri ve sırası gelince anlatırız inşallah.
Askerliğe Nisan 1974’te Tuzla’da 125.dönem yedeksubay okulunda başladım. 31 Temmuz’da kuraları çektik. Ben yine Konya’ya geldim. Adana’ya intikale gittik. Kıbrıs Barış harekatında esirleri Girne’den LÇT ile aldık, Adana’ya getirdik sorgulama için. Daha sonra Konya’ya döndük.
Konya’ daki askerliğim sırasında 1975 yılı Nisan ayında olsa gerek Kars’tan Konya il müftülüğüne tayin olan Kahramanmaraşlı merhum İsmet Karaokur hocamı ziyarete gittim resmi elbiseyle. Hem tebrik ettim hem de iki-üç yıl önce orada, o binada görev yaptığımı bildirmek için. Sohbet esnasında tayinimin Selim’e vaiz olarak çıktığını söyleyince Müftü Efendİ hayretle yüzüme baktı ve ; “ Allah Allah, demek sendin o.Yahu Kars ilinde vaiz yok, ilçeye vaiz tayin ediyorlar. Gelseydin zaten ben seni ile alacaktım hocam” dedi. Gülüştük. Dünya çok küçükmüş be dostlar.
İşte dostlar, paylaştığım bu zikir meclisi ve gelişen olaylar sizlere yadigar olacak, ileride gelecek nesillerimize de miras kalacak. Ömrümüz vefa ettikçe de bu yolda aşkla, zevkle zikrullaha ve fikrullaha devam edeceğiz inşallah.
Zikir Meclislerinden Örnekler; 21.02.2026
Otururken aklıma sonra da dilime birdenbire Niyazi Sultan’ın şu dizeleri döküldü geldi:
“ Mescidü meyhanede hanede viranede --- Kâ’be’ de puthanede çağırıram dost dost”
Bugünlerde “Zikir Meclislerinde Gördüklerim Duyduklarım” başlıklı bir yazıyı kaleme aldım. İşte bu sebeple bu meclisler nerelerdir diye düşündüm ve şunlar zihnimde tecelli etti.
Cemal-i yare meftun olan Niyazi Sultan’ın zikir meclislerine bir göz atalım.
Mescidler, meyhaneler. Haneler, viraneler.. Ve de Kâ’be ile puthane..
Bunların içinde sivrilen iki meclis var. Meyhane ve puthane.
Tasavvuf dilinde söyleyen Sultanlar tıpkı Edebiyatçılar gibi örtülü, muamma ifadeler kullanırlar. Aşina olanlar anlasın diye.
Meyhane, aşk şarabı olan zikrullahın icra edildiği yerdir. “İçmişim aşk şarabını ab-ı engür olmadan” diyor Hak aşığı Şemsi Sivasi Hz..
Puthane ise güzel manasında olan sevgilinin olduğu yerdir. Bizim tek sevdiğimiz Allah’tır. “Eşeddü hubben lillah” ( Bakara, 2/165’ten) ayetinden anladığımız, müminler Allah’ı (cc) her şeyden fazla severler. Şiddetli sevgi ile sevilen Mabudumuzun, Mevlamızın anıldığı yerdir puthane. Yoksa el ile yapılan ve bazılarının aç kaldığında yedikleri putun bizim katımızda ne yeri olabilir…!
Kayserili Ahmed Remzi bakın ne diyor:
“ Büthane mi mescid mi desem şehr-i Stanbul --- Ebruları nice mihrab olacak sanem var”
( Bu İstanbul şehri için puthane mi yoksa mescid mi desem, bilemiyorum. Öyle sanem/güzel var ki ebruları/kaşları nerede ise mihrab olacak).
Gelelim bizim zikrullah meclislerine:
İlk başta evlerimiz, dergahlar yok iken bu merasimler evlerde icra ediliyordu. Saliklerin sayısı artınca daha geniş yerlere ihtiyaç duyuldu. 1956 da Karşıyaka’da inşa ettiğimiz ama şimdi ne yazık ki hatıralarda kalan evimiz ne zikirlere şahit olmuştur. Ne namazlara ne biatlara da şahit olmuştur. Dil, tariften acizdir. Saymakla bitmez.
Hak aşıkları çoğalınca yanındaki arsaya üç katlı ev yaptı Ahmet Efendi Babamız. Birinci katta ben oturuyordum, Zaman geldi oradaki salon da yetmedi canlara. Yandaki odanın duvarını kaldırıp mekanı genişlettik.1972’den 2022’ ye kadar süren bu hizmet, daha sonra kentsel dönüşüm isteyen kardeşlerimizin arzusuna kurban gitti. Aynı zamanda ikinci ve üçüncü katlarda da bol bol zikirler yapıldı. Fail Allah’ı zevkederken bir yanımız acıyor dostlar. Haydi hayırlısı.
n Hacı Baba’nın Şemikler Camiinde unutulmaz zikir merasimleri. Camiin karşısında zücaciye dükkanının küçük odası hem zikir hem de ilahilerle yankılandı bir zamanlar..
n Şemikler’de tren yolunun kenarında Kovacılar kahvesi. Kahveci, sohbetlerin yapıldığı gün neredeyse bir haftalık gelir elde ediyordu ısmarlanan çaylardan. En az yirmi kişi olurduk.
n Menemen Ulucak’taki kahveleri de analım. Ama orada büyük aşık Koca Ömer namıyle bilinen ağabeyimizin salonunda toplanan saliklerin zikirleri bam başka. Ben ve Mehmet Köse ustamızın Ahmet Efendi Babamızın gözetiminde Hacı Baba’dan aldığımız zikrullah dersi.
n Mehmet Köse ustamızın gerek Ulucak’ta gerek Karşıyaka’daki evlerinde ailesi dahil ihvan ile yapılan zikirler, sohbetler ve maddi manevi ikramlar. Efendi Babamızın bir sözünü iki etmeyen gani gönüllü ağabeyimiz. Ruhları şadolsun.
n 22.02.2026… Menemen’de Nuri Eşlik ağb.in oturduğu baba evindeki geniş salonda yapılan merasimler. Büyük kalabalığı içinde barındıracak kapasitede bir salon. Muğla’dan, Karşıyaka’dan ve çeşitli yerlerden gelen gönül erlerinin o coşkulu zikirleri hiç unutulur mu? Ağabeyi kadim ihvanlardan Ziya Eşlik ağabeyin evinde oğulları ile birlikte ihvanın aşkile yaptıkları zikrullahlar. Ziya amca büyük mücadeleden sonra 16 yaşında 1945 yılında o zamanki ünvanıyle Ahmet ağabeyinin nezaretinde Hasan Fehmi efendimize biat ederek Melamet mesleğine kavuşuyor. Doğum yerim olan bu beldede o mübareklerle çok güzel hatıralarımız var şükür.
n Yine Menemen’de Mehmet Dağ ve Hicret Danış, Şerif Yoldaş, yeğeni Şerif Ali Yoldaş ve Arıcı Hüseyin Avcı kardeşlerin evleri ve bahçelerinde yaşadığımız o mutlu anlar. Ayak zikirleri bambaşka haz veriyordu. Böylece gönüllerimizin pası siliniyordu.
n Kınık-Poyracık’ta Mehmet Arıkan kardeşimizin eski ve yeni evlerinde unutulmaz zikirli anılar yaşadık, yaşıyoruz. Maddî ve manevi ikramları ev halkını hep iyiliğe kavuşturacak inşallah. Halaoğlu Hacı Hasan Çevik’in evinde ve bilhassa ovadaki tarlasında yaşadığımız hatıralar. Merhum Bergamalı/Kınıklı Ömer Dağtaş efendinin kızkardeşi Vesile hala ve eşi Ali Gümüş ef.nin de hazır bulundukları meclisler. Dünürümüz merhum İsmail Çakır ve ailelerimizin de hazır bulunduğu tertemiz ortamlar. Poyracık ovasının ortasında bulunan eski tarlanın içindeki kocaman yaşlı telli kavak ağacı nelere şahit, bir bilseniz. Yemekler ve akşam- yatsı namazları, sohbet ve ayak zikirleri kamyonun aküsünden gelen elektrikle ortamı aydınlatan küçük ışıklar altında yaşanıyordu. Ova damındaki oda da gaz lambası ile aydınlatılıyordu. O mübarek zaman diliminde altında oturduğumuz ağacın üstüne bir kuş geliyor ve bizim zikrimize iştirak ediyor. Anlatıldığına göre bu kuşcağız öyle çok ötüyormuş/ Hu çekiyormuş ki en sonunda boğazından kan damlıyormuş. Rabbimizin hikmetinden sual olunmaz der büyüklerimiz. İşte bu halde zevkimiz tavan yapıyordu. Türküde dediği gibi: “Üstüm yağmur altım çamur / Yine gönlüm hoş idi” . Gönüller bir olduktan sonra her yer mukaddes ve muhterem. O günleri hep böyle yaşadık ve yaşamaya devamda azimliyiz dostlar.
n Zikr-i cehrîye önem veriyor ve ayak zikrinden çok bahsediyoruz. Namaz günde 5 vakit. Gece kılınan Sabah, Akşam ve Yatsı namazları cehrî, açıktan okunuyor kıraat. Gündüz kılınan Cuma ve Bayram namazları hikmdete binaen açıktan okunuyor. Yine gece kılınan Teravih Namazı Fatiha ve zamm-ı sureler açıktan okunuyor. Ramazan ayında Vitir namazı da aynı, açıktan. Yani demem o ki; ayetlerin açıktan okunması hem hıfzı kuvvetlendirir, hem de cemaati bilgilendirir ve varsa yanlışlarını düzeltir. Bu tür uygulama toplum psikolojisinde çok etkilidir. Aynen zekat ve mali yardımların açıktan/alenen verilmesinin insanları/müminleri teşvik edici hüviyetinin olması gibi. Tabii, bu zikri yaparken etrafı rahatsız etmek söz konusu olamaz. İhvanlar zikrin coşkusuna kapılıp seslerini yükseltince Efendi Babam hemen müdahale eder ve “ Daha yavaş, daha sakin” diyerek komşuların rahatsız olmamasına büyük özen gösterirdi. Bunu da arzetmiş olayım dedim. Zikr-i hafiye örnek olarak ise Öğle ve İkindi namazları verilebilir.
n Dededergah zikirleri : 5 – 6 yıl öcesine kadar evimizin yanında Karşıyaka Hastanesi’nin karşısında bir dükkanımız vardı. Kardeşimiz Hasan Fehmi Özbek’in kartonpiyer malzemesini sattığı bir yer. Çoğunlukla ikindi vakti dervişler bir araya gelirdik. Namaz, sohbet ve zikir. Aşık Hüseyin Meraklı, Erdinç Özkan, Şekerci Mehmet Özbek daimi gelen dostlardı. Hacı Babam da sıkça gelirdi. Sevgili Hamza Kılıç hocamla yazdığı eserlerin kritiğini yapar, fikir alışverişinde bulunurduk. Bu meclise gelen Ümit Şenyüz kardeşimizi elim bir kazada kaybettik ve rahmet-i Rahman’a emanet ettik.Rabbim tüm göçenlere rahmet eylesin. Dükkanın ön yüzünde olduğu gibi arka tarafındaki bölümde de toplanırdık. Bir keresinde Ender Doğan üstadımız da teşrif edip, bizi lahutî sesiyle icra ettiği/okuduğu ilahileriyle mest etmişti. Ayakta yaptığımız zikirleri çok özlüyoruz. İhvanın, kol kola girip döne döne icra ettiği zikrullahta bambaşka bir hal aldığı, kendinden geçtiği o anlar. Gel de yanma o günlere…. Şimdi “Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer” atasözüyle avunuyoruz. Olsun be, bunu bulamayanlar da var. Mevla’ya sonsuz hamdü senalar.
n 23.02.2026 Pazartesi . Şekerci Mehmet Özbek kardeşimizin Buca Hasanağa Bahçesi yakınındaki evinde yaptığımız zikirler. Akşamları en üst kattaki dairede ve terasta gelen ihvan ile birlikte coşardık. İlahiler, namazlar,Kur’an’lar, dualar. Çok feyizli olurdu. Masmavi, bol yıldızlı ve pırıl pırıl bir gökyüzünün altında huzur ve mutluluğu arar bulurduk. Şairimiz Faik Ali Ozansoy’un şu muhteşem deyişi: “Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey / Mehtaba dalıp yar ile sohbet ne güzel şey Dünyamızın üstünde bütün ruhlar uyurken / Dünyada senin aşığın olmak ne saadet Bir bitmeyecek aşkı muhabbet ne güzel şey / Yıldızların altında ibadet ne güzel şey” meramımızı ne güzel anlatıyor. Odanın içinde Tahsin Cem Güzel kardeşimizin bağlamasının tellerinden çıkan tınılar ve bizlerden dökülen ilahi nağmeler, zikrimize ne güzel revnak ve tad veriyordu… Bütün bunlar You Tube Fehmister kanalında seyredilebilir.
n “ Rabbim beni ve neslimi salatı ikame edenlerden eyle. Rabbimiz duamı kabul et” (İbrahim, 14/40) duası Hz. İbrahim (as) ın meşhur duasıyla bu meclisimizi kaleme alıyorum. Salat, zikirdir, duadır, salavattır. 24 Ocak 2015 günü çekilmiş bir fotoğrafımız var eski evimizin salonunda. Orada olanlar; ben, yanımda Mahmut Alperen ve Aslı Elif torunlarım. Karşımda Ahmet Tarık ve Mustafa Kerem torunlarım. Büyük oğlumuz Ali Rahmi hoca, Şerif Yoldaş dayımız , büyük damadı İsmail Hakkı Parlak ve Hasan Fehmi Özbek ihvanlarımız. Fotoğrafı küçük oğlumuz Salih Rifat çekmiş olabilir. Burada, ailece kurduğumuz zikir meclisini dile getirmek istedim. Ayette İbrahim (as)ın gönülden yaptığı duayı yaşamamız gerektiği inancıyla hareket etmeyi şiar edinmişiz Efendi Babamızdan. “Siz benim üstlendiğim ilm-i tevhidi barındıran Melameti yaşayacaksınız, yoksa….” diye bizi çokça uyarırdı. Şükür, bu yüce davayı yürütüyoruz. Torunlarımızla beraber geçirdiğimiz o dakikalar bize hayat verdi ve vermeye devam edecek inşallah. Kalkınma, maddi ve manevi ilimlerle mücehhez olarak yapılır ve sonucu insanlık için çok parlak olur. O meclis 11 sene önce kurulmuş ve belgeli. Bir taraftan ilahiler söylüyoruz, bir taraftan genç, orta yaşlı Hak aşıkları Allah diyerek zikrediyorlar. “Allah” adıyle zikretmek derin manalar ve hikmetler barındırır içinde. Çünkü Allah ismi, diğer isim ve sıfatları camidir/ içerisinde toplar. Haririzade Muhammed Kemaleddin Efendi Hz. “Raşehatü’l-esna alâ Teveccühati’l-esma” adlı eserinde şunları dile getirir; “ Bak, hasta Ya Allah dediğinde Ya Şafi ismini murad eder. Günahkarın muradı Ya Tevvab, Düşkünün muradı ise Ya Aziz’dir. Diğer isimleri de böylece düşünün”. Demek oluyor ki her nefeste üç kere Allah deyişimiz bizi nisbet varlıklardan kurtarıp Hak varlığına kavuşturuyor ve zakir hangi haldeyse onu da muradına kavuşturuyor. Ailemizle birlikte yaptığımız ibadetler(namaz, dua,oruç, zekat, hac ve zikirler salavatlar, Kur’an okumaları) ilahi hikmetin gereği olup bizleri salaha ve felaha götürüyor. Neticesini sabırla bekleyelim. Niyet hayır, akıbet hayır, der atalarımız.
“Devam edecek”
